İnsanlar Neye Lâyık ve Müstahak Olduklarını Bilir

İnsanlar Neye Lâyık ve Müstahak Olduklarını Bilir

İnsanlar Neye Lâyık ve Müstahak Olduklarını Bilir
İnsan bir yolcudur

İnsanlar Neye Lâyık ve Müstahak Olduklarını Bilir

   İşte ey sabırsız nefsim! Sen üç sabır ile mükellefsin. 

   Birisi: Taat üstünde sabırdır. 

   Birisi: Masiyetten sabırdır. 

   Diğeri: Musibete karşı sabırdır. 

   Aklın varsa, şu üçüncü ikazdaki temsilde görünen hakikatı rehber tut. Merdane "Yâ Sabûr" de, üç sabrı omuzuna al. 

   Cenab-ı Hakk'ın sana verdiği sabır kuvvetini eğer yanlış yolda dağıtmazsan, her meşakkate ve her musibete kâfi gelebilir ve o kuvvetle dayan.

Sözler - 271

   Dördüncü Sualiniz: 

 ﺍِﻥَّ ﺍﻟﻠّٰﻪَ ﻣَﻊَ ﺍﻟﺼَّﺎﺑِﺮِﻳﻦَde hikmet ve gaye nedir?

   Elcevab: 

   Cenab-ı Hak, Hakîm ismi muktezası olarak, vücud-u eşyada bir merdivenin basamakları gibi bir tertib vaz'etmiş. 

   Sabırsız adam teenni ile hareket etmediği için, basamakları ya atlar düşer veya noksan bırakır; maksud damına çıkamaz. 

   Onun için hırs mahrumiyete sebebdir. 

   Sabır ise müşkilâtın anahtarıdır ki,

ﺍَﻟْﺤَﺮِﻳﺺُ ﺧَﺎﺋِﺐٌ ﺧَﺎﺳِﺮٌ ٭ ﻭَﺍﻟﺼَّﺒْﺮُ ﻣِﻔْﺘَﺎﺡُ ﺍﻟْﻔَﺮَﺝِ

durub-u emsal hükmüne geçmiştir. 

   Demek Cenab-ı Hakk'ın inayet ve tevfiki, sabırlı adamlarla beraberdir. Çünki sabır üçtür:

   Biri: 

   Masiyetten kendini çekip sabretmektir. Şu sabır takvadır, ﺍِﻥَّ ﺍﻟﻠّٰﻪَ ﻣَﻊَ ﺍﻟْﻤُﺘَّﻘِﻴﻦَ sırrına mazhar eder.

   İkincisi: 

   Musibetlere karşı sabırdır ki, tevekkül ve teslimdir.

ﺍِﻥَّ ﺍﻟﻠّٰﻪَ ﻳُﺤِﺐُّ ﺍﻟْﻤُﺘَﻮَﻛِّﻠِﻴﻦَ ٭ ﺍِﻥَّ ﺍﻟﻠّٰﻪَ ﻳُﺤِﺐُّ ﺍﻟﺼَّﺎﺑِﺮِﻳﻦَ

şerefine mazhar ediyor. 

   Ve sabırsızlık ise Allah'tan şikayeti tazammun eder. 

   Ve ef'alini tenkid ve rahmetini ittiham ve hikmetini beğenmemek çıkar. 

   Evet musibetin darbesine karşı şekva suretiyle elbette âciz ve zaîf insan ağlar; 

fakat şekva ona olmalı, 

ondan olmamalı. 

   Hazret-i Yakub Aleyhisselâm'ın

ﺍِﻧَّﻤَٓﺎ ﺍَﺷْﻜُﻮﺍ ﺑَﺜّﻰِ ﻭَ ﺣُﺰْﻧِٓﻰ ﺍِﻟَﻰ ﺍﻟﻠّٰﻪِ

demesi gibi olmalı. 

   Yani: Musibeti Allah'a şekva etmeli, yoksa Allah'ı insanlara şekva eder gibi, "Eyvah! Of!" deyip, "Ben ne ettim ki, bu başıma geldi" diyerek, âciz insanların rikkatini tahrik etmek zarardır, manasızdır.

   Üçüncü Sabır: 

   İbadet üzerine sabırdır ki, şu sabır onu makam-ı mahbubiyete kadar çıkarıyor. En büyük makam olan ubudiyet-i kâmile canibine sevkediyor.

Mektubat – 280

***

 (Şu kâinat sahibi,

insanlar neye lâyık ve müstahak olduklarını bilir, 

hikmet ve rahmetin muktezasına göre onlarla muamele eder ve edecek;)

   Hem bütün eşyanın san'atındaki ihtimamat ve san'atkârane tasvirat ve mahirane tezyinat, bir ilm-i muhiti gösteriyor. 

   Çünki binler vaziyet-i muhtemele içinde, muntazam ve müzeyyen, san'atlı ve hikmetli bir vaziyeti intihab etmek, derin bir ilim ile olur. Bütün eşyadaki şu tarz-ı intihabat, bir ilm-i muhiti gösteriyor.

   Hem icad ve ibda'-ı eşyada kemal-i suhulet, bir ilm-i ekmele delalet eder. 

   Çünki bir işde kolaylık ve bir vaziyette suhulet, derece-i ilim ve maharetle mütenasibdir. Ne kadar ziyade bilse, o derece kolay yapar.

   İşte şu sırra binaen herbiri birer mu'cize-i san'at olan mevcudata bakıyoruz ki; hayretnüma bir derecede suhuletle, kolaylıkla, külfetsiz, dağdağasız, kısa bir zamanda fakat mu'ciznüma bir surette icad edilir. 

   Demek hadsiz bir ilim vardır ki, hadsiz suhuletle yapılır ve hâkeza... 

   Mezkûr emareler gibi binler alâmet-i sadıka var ki, şu kâinatta tasarruf eden zâtın muhit bir ilmi vardır. 

   Ve herşey'i bütün şuunatıyla bilir, sonra yapar. 

   Madem şu kâinat sahibinin böyle bir ilmi vardır; 

elbette insanları ve insanların amellerini görür ve 

insanlar neye lâyık ve müstahak olduklarını bilir, 

hikmet ve rahmetin muktezasına göre onlarla muamele eder ve edecek.

   Ey insan! Aklını başına al, dikkat et! Nasıl bir zât seni bilir ve bakar, bil ve ayıl!..

Mektubat – 243

   Risale-i Nur'da isbat edilmiştir ki: Bazan zulüm içinde adalet tecelli eder. 

   Yani insan bir sebeble bir haksızlığa, bir zulme maruz kalır; başına bir felâket gelir; hapse de mahkûm olur; zindana da atılır. Bu sebeb haksız olur, bu hüküm bir zulüm olur. 

   Fakat bu vakıa adaletin tecellisine bir vesile olur. 

   Kader-i İlahî başka bir sebebden dolayı cezaya mahkûmiyete istihkak kesbetmiş olan o kimseyi bu defa bir zalim eliyle cezaya çarptırır, felâkete düşürür. 

   Bu adalet-i İlahînin bir nevi tecellisidir.

Emirdağ-2 – 78

 (Hikmet ve rahmetin muktezasına göre onlarla muamele eder ve edecek. Meselâ;)

   Aziz kardeşlerim!

   "Meyve"nin mes'elelerinin tekmil edilmesine meydan vermeyen manilerin zevali ile inşâallah yine başlanacak ki; birisi, soğuk; birisi, masonların onun kuvvetinden dehşet almalarıdır. 

   Ben bu musibette, kader-i İlahî cihetini düşünüyorum. Zahmetim rahmete inkılab eder. 

   Evet Risale-i Kader'de beyan edildiği gibi, her hâdisede iki sebeb var: 

   Biri zahirîdir ki; insanlar ona göre hükmederler, çok defa zulmederler. 

   Biri de hakikîdir ki; Kader-i İlahî ona göre hükmeder, o aynı hâdisede beşer zulmünün altında adalet eder. 

   Meselâ bir adam, yapmadığı bir sirkat ile zulmen hapse atılır. Fakat gizli bir cinayetine binaen, kader dahi hapsine hüküm verir, aynı zulm-ü beşer içinde adalet eder.

   İşte bu mes'elemizde elmaslar, şişelerden; 

sıddık fedakârlar, mütereddid sebatsızlardan; 

ve hâlis muhlisler, benlik ve menfaatini bırakmayanlardan 

ayrılmak için bu şiddetli imtihana girmemizin iki sebebi var:

   Birisi: 

   Ehl-i dünya ve siyasetin evhamlarına dokunan kuvvetli bir tesanüd ve ihlasla fevkalâde hizmet-i diniyedir; zulm-ü beşer buna baktı.

   İkincisi: 

   Herkes kendi başına bu kudsî hizmete tam ihlas ve tam tesanüd ile tam liyakat göstermediğimizden, kader dahi buna baktı.

   Şimdi kader-i İlahî, ayn-ı adalet içinde hakkımızda ayn-ı merhamettir ki; 

birbirine müştak kardeşleri bir meclise getirdi, zahmetleri ibadete ve zayiatları sadakaya çevirdi. 

   Ve yazdıkları risaleleri her taraftan nazar-ı dikkati celbetmek ve dünyanın mal ve evlâdı ve istirahatı pek muvakkat ve geçici ve herhalde bir gün onları bırakıp toprağa girecek olmasından, onların yüzünden âhiretini zedelememek ve sabır ve tahammüle alışmak ve istikbaldeki ehl-i imana kahramanane bir numune-i imtisal, belki imamları olmak gibi çok cihetle ayn-ı merhamettir.

Şualar – 300

 (Meselâ;)

   Endişeli Sual: 

   Bu âhirzaman fitnesinde, açlık ehemmiyetli bir rol oynayacak. 

   Onunla ehl-i dalalet, bîçare aç ehl-i imanı derd-i maişet içinde boğdurup, hissiyat-ı diniyeyi ya unutturup, ya ikinci, üçüncü derecede bırakmağa çalışacak diye, rivayetlerden anlaşılıyor. 

   Acaba, herşeyde hattâ kahr azabında ehl-i iman ve masumlar için bir vech-i rahmet ve kader-i İlahî cihetinde adalet olduğu, bunda ne tarzda olur? 

   Ve ehl-i iman, hususan Risale-i Nur talebeleri bu musibete karşı iman ve âhiret hesabına ne cihetle istifade edip, nasıl davranacaklar ve mukavemet edecekler?

   Elcevab: 

   Şu musibetin en ehemmiyetli sebebi; küfran-ı nimet ve şükürsüzlük ve nimet-i İlahiyenin kıymetini takdir etmemeklikten gelen bir isyan olduğundan, Âdil-i Hakîm nimetinin hususan gıda kısmının, hususan hayat noktasında en büyük nimet olan ekmeğin hakikî lezzetini ve çok ehemmiyetli kıymetini ve nimetiyet noktasında fevkalâde derecesini göstermekle, hakikî şükre sevketmek hikmetiyle, Ramazan gibi riyazet-i diniyeye riayet etmeyen şükürsüz insanlara bu musibeti verip, 

aynı hikmet için adalet etmiş.

Kastamonu – 140

 (Meselâ;)

   Birinci Sual: 

   Neden fedakâr, yüksek bir şefkatı taşıyan vâlide; bu zamanda veledinin malından irsiyet almasından mahrum edildi? 

   Kader müsaade eyledi?

   Gelen cevab şu: 

   Vâlideler bu asırda, bir aşılama suretinde şefkatlerini yanlış bir tarzda sarfetmeleridir ki; evlâdım şan, şeref, rütbe, memuriyet kazansın diye, bütün kuvvetleriyle evlâdlarını dünyaya, mekteblere sevkediyorlar. 

   Hattâ mütedeyyin de olsa, Kur'anî ilimlerin okumasından çekip dünya ile bağlarlar. 

   İşte bu şefkatin bu yanlışından, 

kader bu mahrumiyete mahkûm etti.

   İkinci Sual: 

   Risale-i Nur'la münasebetdar bazı zâtlara acıdım. "Neden pederinin malından hakkı iki sülüs iken, o haktan kısmen mahrumiyete kader-i İlahî neden müsaade etti?"

   Gelen cevab: 

   Şu asırda öyle acib bir aşılamakla, ebeveynine hürmet ve peder ve vâlidesinin şefkatlerine mukabil bilâ-kayd u şart kemal-i hürmet ve itaat lâzım iken; ekseriyetle o hakikî hürmet ve itaat bozulduğundan, iki sülüs almaktan zulmen mahrum edildiler. 

   Kader, onların kusuruna binaen müsaade etti. 

   Kızlar ise; gerçi başka cihetlerde kusurları çok, fakat za'fiyetlerine binaen, himayetkâr ve şefkatkâr ellere ziyade muhtaç bulunduklarından hürmetlerini, peder ve vâlidelerine karşı ihtiyaçlarını hassasiyetle bir cihette ziyadeleştirdiklerinden, beşerin zalim eliyle, kardeşlerinin kısmen haklarını muvakkaten onlara vermeye müsaade etti.

   Üçüncü Sual: 

   Bazı mütedeyyin zâtların, dünyadar haremleri yüzünden ziyade sıkıntı çekmeleri nedendir? Bu havalide bu nevi hâdiseler çoktur.

   Gelen cevab: 

   O mütedeyyin zâtlar, diyanetlerinin muktezası, böyle serbestiyet-i nisvan zamanında öyle serbest kadınların vasıtasıyla dünyaya girişmeleri hatalarından, 

o kadınların eliyle tokat yemelerine 

kader müsaade etti. 

Kastamonu – 264

***

   Kardeşlerim!

   Maatteessüf başımıza gelen bir şefkat tokatını, iki-üç gündür kat'î bir kanaatla anladım. Hattâ ehl-i isyan hakkında gelen bir âyetin çok işaratından bir işareti bize bakıyor gibi fehmettim. O da şudur:

ﻓَﻠَﻤَّﺎ ﻧَﺴُﻮﺍ ﻣَﺎ ﺫُﻛِّﺮُﻭﺍ ... ﺍَﺧَﺬْﻧَﺎﻫُﻢْ

   Yani: Onlara ihtar ettiğimiz ders ve nasihatı unuttukları ve 

amel etmedikleri vakit, 

onları tutup musibet altına aldık.    

   Evet en âhirde sırr-ı ihlasa dair bir risale bize yazdırıldı. 

   Elhak gayet âlî ve nuranî bir düstur-u uhuvvet idi. 

   Ve onbinler kuvvetle ancak mukabele edilir hâdiselere ve musibetlere karşı o sırr-ı ihlas ile on adamla mukavemet ettirilebilir bir düstur-u kudsî idi. 

   Fakat maatteessüf başta ben, biz o ihtar-ı manevî ile amel edemedik. 

   Bu âyetin mana-yı işarîsiyle ve ﺍَﺧَﺬْﻧَﺎﻫُﻢْ cifir tarihiyle 1352 eder. Aynı tarihiyle tutturulduk. Bir kısmımız şefkat tokatına giriftar olduk. Bir kısmımız hakkında tokat değil, belki tokata maruz olan kardeşlerimize medar-ı teselli ve kendilerine medar-ı sevab ve istifade olmak için bu musibetin içine alındı.

   Evet ihtilattan men' olunduğum için, üç aydan beri yeniden üç gündür ben kardeşlerimin dâhilî ahvaline de muttali' oldum. 

   Hiç hatır u hayalime gelmez en hâlis zannettiğim kardeşlerimde sırr-ı ihlasa münafî hareket vukua gelmişti. 

   Ondan anladım ki;

ﻓَﻠَﻤَّﺎ ﻧَﺴُﻮﺍ ﻣَﺎ ﺫُﻛِّﺮُﻭﺍ ... ﺍَﺧَﺬْﻧَﺎﻫُﻢْ

âyetinin uzaktan uzağa bir mana-yı işarîsi bize de bakıyor. 

   Ehl-i dalalet için nâzil olan bu âyet onlara azabdır, 

fakat bizim için 

terbiye-i nüfus ve keffaretü'z-zünub ve tezyid-i derecat için şefkat tokatıdır.

   Biz elimizdeki kıymetdar nimet-i İlahiyeyi tam takdir etmediğimizden tokat yediğimize bir delil şudur ki: 

   En kudsî bir mücahede-i maneviyeyi tazammun eden ve 

sırr-ı veraset-i nübüvvetle velayet-i kübranın feyzine mazhar ve 

sahabenin sırr-ı meşrebine medar olan 

Risale-i Nur ile hizmet-i kudsiye-i Kur'aniyemize kanaat etmeyip, 

menfaati şimdilik bize pek az ve bu vaziyetimize mühim zararı muhtemel tarîkat hevesinin birkaç defa şiddetle ihtarımla önü alınmasıdır. 

   Yoksa hem vahdetimizi bozacaktı, hem dört elifin tesanüdüyle 1111'den 4 kıymetine tenzil eden teşettüt-ü efkâr ve bu gayet ağır hâdiseye karşı kuvvetimizi hiçe indiren tenafür-ü kulûbe uğrayacaktı.

   Gülistan sahibi Şeyh Sa'dî-i Şirazî naklediyor, der: "Ben bir ehl-i kalbi tekyede, seyr-i sülûk ile meşgul iken görmüştüm. Birkaç gün sonra onu talebeler içinde medresede gördüm. "Ne için o feyizli tekkeyi terkedip bu medreseye geldin?" dedim. 

   O dedi ki: "Orada yalnız herkes kendi nefsini -eğer muvaffak olursa- kurtarabilir. Burada ise bu âlî-himmet şahıslar, kendileriyle beraber çoklarını kurtarmaya çalışıyorlar. Ulüvv-ü cenab, ulüvv-ü himmet bunlardadır. Fazilet ve himmet bunlardadır. Onun için buraya geldim."   

   Şeyh Sa'dî bu vakıayı, kısaca hülâsasını Gülistan'ında yazmıştır. Acaba talebelerin نَصَرَ نَصَرُوا نَصَرَتْ gibi sarf ve nahvin küçücük mes'eleleri, tekyelerdeki virdlere racih gelirse.. Risale-i Nur'un

آمَنْتُ بِاللّٰهِ وَ مَلٰئِكَتِهِ وَ كُتُبِهِ وَ رُسُلِهِ وَبِالْيَوْمِ الْآخِرِ

deki hakaik-ı kudsiye-i imanîyi en kat'î ve vâzıh bir surette ders verip, en muannid zındıkları ve en mütemerrid feylesofları susturup ders verirken; 

onu bırakıp, 

yahut sekteye uğratıp veyahut 

kanaat etmeyip, 

tarîkat hevesiyle, Risale-i Nur'dan izin almayarak, kapanmış hangâhlara girmek ne derece yanlış olduğunu ve 

bizi bu şefkat tokatına ne derece istihkak kesbettiğimizi gösteriyor.

  Saidü'n-Nursî 

Latif Nükteler – 37

   "Ey insafsızlar! Neden hem vazifeniz, hem medresenin mahsulü, hem size farz-ı ayn gibi lüzumu bulunan bu hizmet-i imaniyede bana yardım etmiyorsunuz. 

   Belki de sizin lâkaydlığınızdan 

çokların çekilmesine 

sebebiyet veriyorsunuz. 

   İmam-ı Ali'nin (R.A.) âhirzamanın bir kısım hocalarına vurduğu tokattan hissedar oluyorsunuz." 

Emirdağ-1 – 214

   SUAL: 

   Has dostlarınıza gelen musibetleri, tokat eseri deyip hizmet-i Kur'aniyede füturları cihetinde bir itab telakki ediyorsun. 

   Halbuki size ve hizmet-i Kur'aniyeye hakikî düşmanlık edenler, selâmette kalıyorlar. Neden dosta tokat vuruluyor, düşmana ilişilmiyor?

   ELCEVAB: 

ﺍَﻟﻈُّﻠْﻢُ ﻟﺎَ ﻳَﺪُﻭﻡُ ﻭَﺍﻟْﻜُﻔْﺮُ ﻳَﺪُﻭﻡُ

sırrınca: Dostların hataları, hizmetimizde bir nevi zulüm hükmüne geçtiği için, çabuk çarpılıyor. Şefkatli tokat yer, aklı varsa intibaha gelir. 

   Düşman ise, hizmet-i Kur'aniyeye zıddiyeti, mümanaatı, dalalet hesabına geçer. Bilerek veya bilmeyerek hizmetimize tecavüzü, zındıka hesabına geçer. Küfür devam ettiği için, onlar ekseriyetle çabuk tokat yemiyorlar. 

   Nasılki küçük kabahatleri işleyenlerin, nahiyelerde cezaları verilir. Büyük kabahatleri de büyük mahkemelere gönderilir. 

   Öyle de: Ehl-i imanın ve has dostların hükmen küçük hataları, çabuk onları temizlemek için kısmen dünyada ve sür'aten verilir. 

   Ehl-i dalaletin cinayetleri, o kadar büyüktür ki: Kısacık hayat-ı dünyeviyeye cezaları sığışmadığından, mukteza-yı adalet olarak âlem-i bekadaki mahkeme-i kübraya havale edildiği için, ekseriyetle burada cezaya çarpılmıyorlar.

   İşte hadîs-i şerifte

ﺍَﻟﺪُّﻧْﻴَﺎ ﺳِﺠْﻦُ ﺍﻟْﻤُﺆْﻣِﻦِ ﻭَﺟَﻨَّﺔُ ﺍﻟْﻜَﺎﻓِﺮِ

mezkûr hakikata dahi işaret ediyor. Yani: Dünyada şu mü'min, kısmen kusuratından cezasını gördüğü için dünya onun hakkında bir dâr-ı cezadır. Dünya, onların saadetli âhiretlerine nisbeten bir zindan ve cehennemdir. 

   Ve kâfirler madem Cehennem'den çıkmayacaklar. Hasenatlarının mükâfatlarını kısmen dünyada gördükleri ve büyük seyyiatları te'hir edildiği cihetle, onların âhiretine nisbeten dünya, cennetleridir. 

   Yoksa mü'min bu dünyada dahi kâfirden manen ve hakikat nokta-i nazarında çok ziyade mes'uddur. 

   Âdeta mü'minin imanı, mü'minin ruhunda bir cennet-i maneviye hükmüne geçiyor; kâfirin küfrü, kâfirin mahiyetinde manevî bir cehennemi ateşlendiriyor.

Lemalar – 47